ELECTRA
Đαяκиєѕs quєи¢н
Kayit tarihi: 04 Eylül 2007, 16:23:09
Mesaj Sayısı: 19.820
Rep Puanı 259
Durumum:
|
Evrim Teorisi; dünyadaki canlı yaşamın nasıl oluştuğunu anlatan bir teoridir. Bu tek bir hücrenin nasıl bir organizmaya dönüştüğünün serüvenidir. Bu basitten komplekse gidiş belki de canlı ile cansız arasındaki en büyük farktır. Cansız yapıların hayatı kompleksten basite doğru bir seyir izler. İçlerinde, onları bir arada tutan enerjileri zamanla özelliğini yitirince serbest kalan atomlar çevreye yayılma eğilimi gösterir. Bu yüzden demir paslanır toz olur, tahta çürür yok olur, dağlar ve sahiller aşınır eski şekillerini kaybederler. Bunun içindir ki kayalar biz fark etmeden taşa, taş çakıla, çakıl kuma dönüşür, kumdan yaptığımız kaleler zaman içinde özelliğini yitirip dümdüz olurlar. Evrendeki her şey basite doğru çökerken yani evrende her şey kaçınılmaz bir şekilde o son dengeye doğru ilerlerken sadece canlılar bir düzen yaratmaya çalışır. Atomları bir araya getirip molekül, moleküleri ekleyip zincir, zincirleri düzenleyip canlı hücre yapmak çok büyük bir örgütlenme ve düzen işidir. Canlının basitten komplekse doğru bu tip bir yapılanması, bu inanılmaz olay dünyanın her tarafında her an her saniye yaşanıyor. Kuşkusuz yaşamın temelinde canlı hücrelerin sürekli yaratmaya, rekabete, düzen sağlamaya, hayata ve hayatta kalmaya adanmışlığı vardır. Evrensel gelişme, karakteristik niteliği gereği, buluşları, tabaka tabaka üst üste koyarak hep yeni bir şey doğurmuştur. Yani katman katman. Ve burada gökten düşen hiç bir şey bulunmaz.. Daha önceki hazırlıklar içinde var olmamış, hiç belirti vermemiş bir şeyin, birden öylece ortaya çıkması söz konusu değildir. Sürekli bir doğma süreci içinde yeni eskinin bağrından çıkar. Durmadan yepyeni bir şeyler çıkmaktadır bu evrende . Çıkmasaydı, dünya bomboş olurdu, ama yeni hep istisnasız, eskinin temelinde oluştu. Verilmiş olanın içinden çıktı. Her bir basamak , bir bakıma kendi içinde hem bir başlangıç hem de bir sondu. Evrimin onca büyüleyici yanına karşın, belki de en şaşırtıcı özelliği, bu basamaklardan her birinin, tamamlanmış, kusursuzmuş izlenimi vermesine rağmen, evrimin bu basamaklara takılıp kalmadan, yoluna devam etmiş olmasıdır Dolayısıyla Evrim Teorisi bir hücrenin uzun soluklu hala devam eden macerasını anlatır. Aynı zamanda bu tüm canlıların hikâyesidir. Bizim hikayemizdir. Charles Darwin 1809 -1882. 73 yıllık yaşamı boyunca çalışmalarıyla toplumların dine ve bilime yeni bir gözle bakmaya sevk etmiştir. Yaşadığı günlerde ve hala birçok kişinin saldırısına uğrasa bile öldüğünde başarısı karşısında duyulan takdir, Westminister Kilisesinde Newton’un yanına gömülerek ortaya konulmuştu. Bununla birlikte Darwin’in Evrim teorisinin başlattığı tartışma bugün de tüm hızıyla sürüyor. Ancak ne var ki Evrim Teorisi bu alanda ilk ve tek teori değildir Tek değildir çünkü iki teori daha var, İlk değildir zira Evrim teorisi ileri sürüldüğünde geniş halk kitleleri tarafından yaygın kabul gören din ağırlıklı bir başka teori vardı. YARATILIŞ TEORİSİ; Batı kaynaklarında genellikle bu resim ile sembolize edilir. İtalya’da Sistine Chapel’inde bulunan ve ünlü sanatçı Mikael Angelo tarafından yapılan bu resimde ilk insan Hz. Adem’e can verilişi resmedilmiştir.. Ama ülkemizde yaratılış teorisine inananların belirgin bir sembolu yoktur ve bu teoriyi kabul edenlerin başını bir zamanlar Adnan Hocacılar olarak bilinen Harun Yahya yapmaktadır. Onun internet sitesinden alınan bilgiye göre bu teori; Hepsi bu kadar. Özel olarak tasarlanmıştır. Yani dünya üzerinde yaşayan hepsi son derece farklı özelliklere ve mükemmel sistemlere sahip olan bir kaç milyonu aşkın canlının orijinal türlerinin en başta üstün ve kusursuz bir yaratılışın ürünü olduğunu söyler. Bu teori bugünkü canlı türlerinin birbirleriyle ya da eski canlılarla arasında akrabalık bağı veya genetik ilişki olmadığını belirtir. Teori denmesine rağmen herhangi bir deney veya bilimsel çalışma ile desteklenmez. Gücünü kutsal kitaplardan alır. Mutlakıyet esas olduğundan bir ispat aranmaz. Tüm din kitaplarında kati dogmalar, katı kurallar ve "uygulanmazsa dinden çıkarıcı " aksiyomlar vardır. Bu kuralları sorgulamak, verilen emirlerin akla uygunluğunu ispatlamak, bunlardan kuşkulanmak bile yasaklanmıştır. Dolayısıyla bu teori bilimsel tabanı olmayan bir kabullenmedir. Bir diğer teoride yasamın uzaydan geldiğini söyler; UZAYDAN GELEN YAŞAM ; Yıllarca önce teleskoplara bağlı spektrograflarla uzayda birtakım basit moleküller bulunmuştu. Ancak son zamanlarda radyo astronomisi, aralarında su ve amonyak molekülleriyle kimi organik bileşiklerin de bulunduğu bir sürü molekülün varlığını ortaya çıkarmıştır. Uzun süre yıldızlar arası uzayda iri moleküllerin bulunabileceğine olanak görülmemişti; NASA’nın araştırmalarına göre uzak yıldız sistemlerinde (özellikle orion bulutsusunda) çeşitli amino asitlerin olduğu tespit edilmiştir, ki bunlar sol elli amino asitlerdir. Bu önemlidir, çünkü canlı hücrelerde sadece sol elli amino asitler bulunur. Bu ilkel moleküllerin canlılıkla ilgisi nedir, diye sorulabilir. "Yaşam tohumu" denen bu moleküller özellikle "kuyruklu yıldız" dediğimiz kornetler aracılığıyla gezegenimize taşınmış olabilir. "Kirli kartopu" denilen kornetlerin hemen tümüyle toz ve buz parçacıklarından oluştuğu bilinmektedir. İncelemeler "yaşam tohumları" denilen moleküllerden bir bölümünün kornetler, amino asitlerin de "göktaşı" dediğimiz bazı meteorit türleriyle taşındığını göstermiştir. Uzaydan bir tür yağış biçiminde gezegenimize inen yaşam tohumlarının elverişli bir ortam bulduğu bir dönemde canlı nesnelere dönüştüğü söylenebilir, Tanınmış astronom Fred Hoyle, tüm canlılarla birlikte biz insanların da varlığımızı "kirli kartopu’larına borçlu olabileceğimizi söylemiştir. Astronomların tersine biyologlar çoğunluk yaşamın uzaydan değil, yeryüzündeki koşullardan kaynaklandığı görüşündedir. Ama gene de doğruluk olasılığı son derece zayıf da olsa uzay hipotezi tümüyle göz ardı edilemez. Dünyanın bir dönemdeki koşullan simüle edilerek laboratuarda oluşturulan organik moleküllere aynı zamanda uzayda rastlanması, benzer kimyasal süreçlerin evrensel bir olay olduğunu göstermektedir. Öyleyse, yaşamın dünyamıza özgü olmadığı, başka gezegenlerde de görülebileceği düşüncesi hiç de yersiz değildir. Son teori EVRİM TEORİSİ ; Çok basit birbirini tamamlayan iki önermeye dayanır: (1 )Canlı dünyada değişik biçim ve türlerin ortak bir kökten kaynaklanarak geliştiği; (2) Canlılar arasında "yaşam savaşımı" ve "en uyumlunun ayakta kalması. Darvin canlıların ortak bir kökten kaynaklandığı savını ilk ortaya atan kişi olmamakla birlikte, bu savı doğrulayan çok sayıda değişik gözlemsel kanıt ortaya koymuştur Böylece söz konusu sav salt bir tahmin ya da hipotez olmaktan çıkmış, bilimsel bir önerme niteliği kazanmıştır. İkinci noktaya gelince, evrim sürecinin düzeneğini oluşturan "doğal seleksiyon" ilkesi Darwin'in asıl önemli katkısı olarak bilinir. Tüm gözlemler canlıların (bitkiler ve hayvanlar) doğanın besleyemeyeceği sayı ve hızda çoğaldığını göstermektedir. Öyle ki, her kuşakta bireylerin pek çoğu erginlik çağına ulaşmadan yok olmaktan kurtulamaz. . Canlılar dünyasında bir eleme düzeneği işlemektedir. Bu elemede rastlantı ya da şansın rolü vardır, ama asıl neden bireysel farklar (kalıtsal varyasyonlar) ve bu farkların çevresel koşullara uyum sağlamadaki rolüdür, denebilir. Canlılar aynı türden de olsalar birbirlerinden çeşitli yönlerden farklılıklar gösterir. Hatta aynı ana -babadan olan kardeşler arasında bile gözlenebilir farklar vardır ve bireyler sınırlı olanaklar için yarışmak, yaşam savaşımı vermek zorundadırlar. Bu savaşımda çevre koşullarına uyum sağlama (adaptasyon) bakımından özellikleri daha elverişli olanların üstünlük sağlaması, diğerlerinin yenik düşüp elenmesi kaçınılmazdır.. Milyonlarca yıllık süreler düşünüldüğünde yaşam savaşımı veren birey veya toplulukların özelliklerindeki farkların nasıl yeni ya da daha gelişmiş türlere yol açtığı kolayca anlaşılır. Zira bulundukları ortamda hem av hem de avcıdırlar. Amaç av olmadan uzun süre avlanarak yaşamaktır. Darwin canlıların kalıtsal olan özellikleri arasındaki farkları işleyen doğal seleksiyon düzeneğinin amipten insana uzanan evrim sürecini yeterince açıkladığı inancındaydı.. Bu aşmadan sonra sunuyu ya perde de ki soruların cevaplarını arayarak sürdürebiliriz ya da tıpkı ahtapot filminde olduğu gibi filmi başa sararak hikayeye en başından hücreden, hücrenin beyninden, yani çekirdekten, çekirdekteki kara kutuyu açıp içine bakarak sürdürebiliriz. Çünkü yaşamın sırrı orada. İnsanin içine girip sahip olduğu 100 trilyon hücreden birinin içine bakacak olursak çekirdeğin içinde göreceğimiz DNA dır. DNA bazı bilim adamlarına göre insanın kullanma kılavuzu, bazı bilim adamlarına göre de insanlığın tarih kitabı. Her iki değerlendirme de doğrudur.. Hücre içindeki en büyük moleküldür ve yapılan tüm işler onun direktifi ile başlar ve ne kadar süreceğini gene o tespit eder. Organizmanın dış görünüşünü de DNA tespit eder. Kısaca DNA bir hücre için her şeydir. DNA bütün bu işleri sahip olduğu genler vasıtası ile yapar. Bir insanda 30.000 gen varken meyve sineğinde yaklaşık 15.000 gen vardır. Meyve sineği gibi bir canlı ile kompleksliği, hacmı, çözüm üretme ve düşünebilme yeteneği olan insanın bir sinek den sadece 2 misli gene sahip olması her ne kadar düşündürücü olsa da gerçek budur. Dahası bir muzun sahip olduğu genlerin yarısı insanda da bulunur. Kendinizi bir muzdan veya sinek den farklı hissetseniz bile unutmayın ki hücre yapılarınız hücre duvarınız, hücre içi işlemleriniz, besinleriniz hep aynıdır. Yaklaşık 4 milyar yıl evvel oluşan ve bu güne kadar aktarımlarla bize kadar gelen DNA birçok hastalığın, saç dökülmesinden şişmanlığa birçok olumsuz etkinin, yaşlanmanın, nedenleri ve çözümleri hep bu kullanım kılavuzundadır. Yani DNA hayatın sırrını taşımaktadır Genom projesiyle yapılmak istenende, genlerin haritasını çıkarmak ve. bu kullanım kılavuzunu okunur hale getirmektir. İnsan DNA’sı tam 3 milyar harften meydana gelir. Ama genlerin işgal ettiği alan DNA’nın %1 veya !.5 dır. % 99 DNA ise kendisi için çalışır. Kalıtım biliminin temelini ve işleyişini ortaya çıkaran Weismann. embriyoya dönüşen döllenmiş yumurtanın daha başlangıç aşamasında "somatik" ve "propagatif" denen iki yarım parçaya ayrıldığını gösterir. Somatik yarım yeni bireyin vücudunu oluşturma yolunda büyür; propagatif yarım ise bireyin üreme bezlerini oluşturur. Vücut yapısını oluşturan hücrelerle yeni kuşaklara yol açan üreme hücreleri arasında kesin ayrılma döllenmeden sonra ortaya çıkan ilk gelişmedir. Bireyin vücudu er ya da geç ölümle son bulur; oysa üreme hücrelerinin bir bakıma ölümsüz olduğu söylenebilir. Bunlar sonra gelen kuşaklarda yaşamlarını sürdürürler. Denebilir ki, organizmanın nerdeyse tümünü oluşturan somatik hücrelerin işlevi, "ölümsüz" üreme hücrelerine, bireylerin geçici yaşamlarında, bir barınak, bir beslenme olanağı sağlamaktır Madem DNA bu kadar etkili o zaman DNA yı inceleyelim. Aynı zamanda insanlığın tarih kitabıdır. İnsan embriyosunun anne karnında ilk haftalardan doğuma kadar geçen zaman incelendiğinde; bu genlerin verdiği emirle cenin şekillenmeye başlar. Embriyonun ilk haftalarında daha sonra gerileyen ve kuyruk sokumuna gizlenen bir kuyruk taşıdığı görülür. Bu bizim atalarımızın maymunsu evreden önce kemirgenlerden daha da geriye giden, amfibikler üzerinden ta ilk denizlerdeki canlılara uzanan bir evrimin ürünü olduğunu gösterir. Daha sonra embriyoda solungaç deliklerini andırır oluşumlar bir görünüp kaybolurlar. Zaten böyle bir gelişme kalıcı olsaydı saçma da olurdu. Ama bu embriyonal solungaç delikleri ve kavisleri biz insanlarda pek de iz bırakmadan yok olup gitmemektedir. Kafatasında kulakların ortaya çıkması bir zorunluluk durumuna geldiğinde, doğa eski solungaç deneyiminden ve oluşumlarından istifade etmiştir. Kulak zarını havayla bağlayan işitme kanalımız, yapısı değişmiş solungaç deliğinden başka bir şey değildir. Genzimizdeki boşluğun orta kulak kanallarıyla bağlı olması bunun bir kanıtıdır. Eskiden bunlar tek bir büyük kanal oluşturmaktaydı. Ağızdan giren su iki yandan çıkmadan evvel, solungaçların içindeki kan damarları, suyun içindeki oksijeni emmekteydiler. Gene hamileliğin ilk dönemlerinde gözlerimiz hayvansı atalarımızı anımsatırcasına başın her iki yanındadır. Ancak embriyo dönemini sonuna doğru bu iki göz yüzün ortasına doğru yaklaşarak yüksek düzeyde gelişmiş primatlarda ve özellikle insanlarda bildiğimiz duruma gelir ve böylece plastik ve stereo bir görüş sağlar.( plastik görüş her iki gözün görüntüsü üst üste biner. Göz yanda olduğunda her göz ayrı ayrı algılar.). Embriyonun elleri gelişim aşamasında parmak araları perdeli olduğu için bir insandan çok ördeğe benzer. Ve embriyo son aşamada hepimizin bildiği gibi tüylenir. Ama elbette bütün bu olup bitenlere rağmen embiryonal gelişmemizin hiçbir aşamasında balık, sürüngen ve hayvan değil oluşmakta olan insanızdır. Fakat en eski atalarımızın hayvan oldukları, bütün hayvanlarla ve canlılarla akraba olduğumuz konusunda bu gelişim anıları şaşmaz bir kanıt sunmaktadırlar… SONUÇ Bugünkü dünyada rasyonel insan, tarihi olayları ve bunların beşeri nedenlerini Tanrı’nın takdir ve hikmetinin yönettiği ilahi bir planın öngörülmüş safhaları olarak algılamayı çoktan bırakmış olsa bile din ile bilim arasındaki kavgayı görmemezlikten gelemez. 17 yy da teoloji Galile ve Kopernik öncülüğündeki bilimsel devrime tüm direnmelerine karşı yenik düşmüştür. Artık pek az kimse dünyanın düz olduğu, evrenin merkezinde yer aldığı, güneşin dünyanın çevresinde döndüğü, tüm nesnelerin toprak hava ve sudan meydana geldiğine inanmakta; deprem, sel yangın ve fırtına yıkıntılarında Tanrı’nın uyarısı gözüyle bakmaktadır. Ama savaş bitmemiştir. Dolayısıyla bugün bile hala, tek yönlü, dar perspektifli, eksik ya da istatistik karakterli karşı argümanlar böyle bir gelişme anlayışına direnip durmaktadır Her ne kadar Darvin’in evrim teorisi en uyumlunun ve en güçlünün hayatta kalması prensibini ortaya koysa da; yaşam savaşında en uyumlu her zaman en güçlü demek değildir. Yaşam savaşımında güçlerini birleştirip dayanışma içine girenlerin de, en güçlüler gibi, başarı sağladıkları söylenebilir. Doğada, toplumsal yaşamda olduğu gibi, yarışma ve savaşım yanında dayanışma ve işbirliği de vardır. Bireyleri arasında yaşam savaşımının en düşük, dayanışmanın en yüksek düzeyde tutulduğu hayvan türlerinde gelişme, çoğalma ve beslenme olanaklarının en üst düzeye çıktığı gözden kaçmayacak kadar açıktır.
Gölqelerden bαhsediyorum size Kıpırdαyαn perdelerden Ve herkes kendi içine qömülür İçimdeki derinlik kαinαttαn büyükken Bir ihtimαl dαhα yoktur zαten Beklemekle olmuyor bαzen Sol kolumun uyuşmαsını Nerede bir kuyu çıkığı qörsem Boynumα ruj sürüyorum Öleceqim yeri işαretlemek için..
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş yap
|